SU MiSALi AYLIK KüLTüR SANAT E-DERGiSi ,Hayata Dair Herşey Bu Dergide, orhan ölmez, orhanölmez, idealmuzik, idealmüzik, E-dergi, Digital Dergi, orhan ölmez, orhanolmez, HERSEYIN FARKINDAYIM, Ask Beni Sevmedi, Bana Birak, sanatçi, fikra, mizah, aktüel, sondakika, havadurumu, karikatür, Farkindayim, Doyamadik Aska, Sabir Lazim, Bensiz Aska Doyma, Yalvarayim mi, Hosgeldin, Seni Seviyorum, Delirdim, Kurusa Fidanin, Ask Beni Sevmedi(Enstrümantal), SU MISALI, Su misali, Istemesen Bile, Canin Gibi, Izin Verme, Izleri Siliyorum, Tekrar, Benim Istedigim, Dön Desem, Özledim, Yanar Dururum, Daglar,Istemesen Bile(Enstrümantal), klip, turkcemuzik, andon, dedikodulu,moda


Sayfaları çevirmek için sayfa kenarlarına tıklayınız || info@sumisali.org © 2007
Sayfa en iyi 1024x768 ekran çözünürlüğünde izlenir
   
   
İHH insani yardım vakfı ramazan kampanyası
   



Sitenize Dergimizin Bannerini koymak için tıklayınız...

 


E-Dergimizi Arkadaşına Tavsiye Etmek İstermisin


Arkadaşınızın E-mail Adresi:
Sizin Adınız:
E-mail Adresiniz:
 
Sayaç Başlangıcı: 1Ekim


Dergiyi Göremiyorsanız Macromedia Flash Plug-in'i Yükleyiniz.

 

 

 

Aslında bu bölümü, bu sayıda açmayı düşünüyordum sonra ne olduysa siz unutmuşsunuzdur deyin; ben göz ardı ettim diye bahane bulayım, son dakika gelişmesiyle böyle bir bölüm açıldı. Bir şiir eleştirisi yapmayı düşünüyordum; fakat bunun için gelecek sayıya (belki de sayılara) bırakmanın daha mümbit olacağında karar kıldım. Nitekim aynı eleştiriyi de pek âlâ bu bölümden de yapabileceğim kanaati de oluştu içimde.Peki böyle bir bölümün ilk sayısında neden Sezai Karakoç’u seçtik? Bu soruya verilebilecek en belirgin cevap hiç kuşkusuzdur ki Karakoç’un yaşayan en büyük şair olmasıdır. Her mısrası ayrı bir anlam ifade eden ve farklılığı, üslubu ve niteliği diğer şairlerden büyük nüanslarla anlaşılabilen bir isim oluşu bizi Sezai Karakoç ismine yönlendirdi. Sait Mermer, Yitik Cennet: Sezai Karakoç adlı yazısında şiiri şöyle beyan eder: “  Şiir, bir dili vasat lisan şartlarından ötelere taşıyabiliyorsa ve onu beşerilik vasıflarından sıyırıp beşerilik üstü sıfatlara doğru sıçratabiliyorsa o şiir, şiirdir.” Bu çok anlamlı ve üzerinde çok fazlaca durulması gereken bir cümledir. Şimdi alıntı yaptığımız parafta bahsedilen mahiyette şiir yazabilen şairler kimlerdir? Her gün ekranların değişmez armadası olan şiir okuyucuları mıdır mezkûr cümlenin muhatapları. Bence kesinlikle değil. Peki ya kim? Bu soruyu soruyorsanız şayet, Sezai Karakoç’u okumadığınızı rahatlıkla söyleyebilirim. Eserlerinde şerha şerha hissettirdiği farklı soluğu, ruhi nefesi ve şiirlerin efsunlu açılımını mest olan bir vecd ve muhayyile fırtınasıyla yaşarım çok zaman.Okumak aslına bakılırsa ne yüzyıllara ne çağlara ne de birikime bakıyor; kayıtsız şartsız her şekilde her dönemde okuyoruz şimdide yaşadığımız yüzyılda bu katlanarak artıyor. Tek yapmamız gereken sadece herhangi bir konuda yada toplumu bizleri ilgilendiren her konuda okuma alışkanlığına sahip olmak.Zaman , mekan, şartlar pek önemsiz kendini yetiştirmede,!!! Toplumumuz da okumanın farkında lığına yani bu yüz yılda sanki biraz daha vardık; okullarda , kapalı mekanlarda , iş yerlerinde kütüphanelerde kitap okuyanları görünce o tarif edilemez duygu ve mutluluğu yaşıyoruz.İhtiyacımız toplum olarak okuma ve eğitim düzeyi yüksek bireyler; doğrusu ülkemizde o kadar gurur verici örnekler var ki şaşırmak istemiyoruz ama mümkün değil Eğitimi tabiki her alanda yani sadece kitap okumakla sınırlandırmamak gerek. Ülkemizde ve tüm dünyada genel anlamda eğitimsiz meslek , sanat ve iş dünyası düşünülemiyor; ama ülkemizde eğitim çok farklı iklimlerde çok farklı imkanlarla yaşanıyor. Geçen günlerde bir haber kanalında bir okul gördüm. Öğrencileri okumak ve okula ulaşmak için epey gayret ediyordu, çocuklar kilometrelerce uzaklardan okula yürüyor, dağları tepeleri aşıyor. Zor iklim şartlarında Mehmetçiğimiz sırf onları korumak için yolda refakat ediyor ve sonuç; okul tam anlamıyla hizmet veremiyor eksikleri var ve bu açıdan dersler okulun bahçesinde işleniyor . öğrenciler taşlara ve ağaç kenarlarına sıra niyeti ile oturuyorlar. Ama ne fark eder.
Ankara’daki de eğitim, Malatya’daki de, Mardin’deki de . galiba önemli olan şu kil tutmak , sıkıca tutmak, sarılmak bir an olsun bırakmamak. Eğitim aynı emeği veren öğretmen aynı, hem de okuma düzeyi düşük olan doğu çocuklarına bin bir umutla anlatılan bilgilerle. İşte böyle bir çabanın sonucunda küçük bir not: üniversite sınavlarında azımsanmayacak kadar çok doğu illerinden ve ilçelerinden ÖSS puanları yüksek öğrenciler çıkıyor. Tabii ki tatmin edibi değil ama ya okursa ? Diğer bir tarafta ise vereceğim örnek tam anlamıyla gerçek bir yaşam gerçek bir hayat: kahramanımız Vatikandaki bir Müslüman Türk . oldukça başarılı geniş boyutlu bir başarı hikayesi. Bir Türk öğrenci mastır yapmak için gittiği vatikandaki hayatını bir dergide anlatmış, eğitim gördüğü dönemde bir çok papaz, rahibe ve kardinalle dostluk kurmuş ve en son papa ile görüşüp Türk halkının yapısını, kültürünü bir şekilde ifade etmiş. Hıristiyanlığın merkezi Vatikan da 3,5 yıl okuyup dönemin papası Jean Paul’la görüşüp inancından ve yapısından hiç taviz vermeden , karşı taraftan büyük saygı görmüş. Vatikan’da biten lisans üstü eğitimin sonunda ise Amerika Chicago üniversitesine doktora yapmaya gitmiş . eğitimi bittikten sonra Türkiye’ye dönüp bir üniversite de öğretim üyesi olarak çalışmak amacı. İngiliz dili ve edebiyatı mezunu. Süper donanımlı bir Türk genci.Ne denilebilir ki bu yazıyı ve daha fazlasını duyunca onu bulup tebrik etmek istedim. İngilizce , Fransızca, Arapça bilen bir örnek beyin . ne dersiniz bu çokmu sizce ? hayır değil bence çünkü gerçekten beyin onu çalıştırıp onu programlamanızı bekliyor. Ne verirseniz onu alıyor. İşte okumak bizin yolumuzu çocukluktan gençlik yıllarına kadar ışığıyla aydınlatıyor. Burada okumaktan ziyade göze çarpan bir dinler arası diyalog var . Farklı dinlerdeki , farklı dillerdeki insanlar ve ulusal bir paylaşım birbirlerini ve inançlarını, kültürlerini , yapılarını tanıdıkça biten düşmanlıklar, başlayan dostluklar. Ülkemiz dışında dünyada buna benzer bir çok Türk genci var mimar grafik tasarımcı mühendis, uzay teknolojileri vs. Okumak geleceğe önemli değerler katmak için çırpınmaktan sıkıntı çekip zorluklarla savaşmaktan geçiyor.  Bulunulan ortam il, şehir , ilçe  mezra neresi olursa olsun bu sıkıntılı zorlu yolun sonundan alınan başarı ve zafer bir gün bize öğrencilerimizin sınıfta mı yoksa bahçede mi eğitim yaptığını unutturuyor. İşte eğitimin iki farklı yüzü sonuç her zaman daha kayda değer. tohumu attığın toprak değildir önemli olan yetişen ağacın verdiği meyve aynıdır. Tadı unutulmaz bilinir sevilir. Bence gün kitap günüdür. Gün okuma , kendini geliştirme anlama bilme çabalama günüdür. Millet olarak ülke olarak buna o kadar ihtiyacımız var ki okumuş aydın tazecik beyinlere; dört tarafımızı sarmış , yabancı ve düşman bakışlar bize çevrilmiş ve hareketlerimizi gözlerken birlik ve dayanışma birazda kalemimizle ve kitabımızla olmalı. Küçük ve sıkıntılı evlatlarımızı doğanın her türlü zorluğuna rağmen okul yollarında görmek artık bizi üzmemeli ve tam tersine mutlu etmeli onlar her sıkıntıya rağmen biz buradayız, bizde varız dercesine ; Tabi bu durumda tüm cesaretiyle gidip o öğrencileri hayata hazırlamaya çalışan öğretmenlerimizi , özellikle köy okullarındaki bayan öğretmenlerimizi canı gönülden kutluyorum. Böylece yazımın sonunda Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN söylemiş olduğu sözleri sizlerle paylaşmadan bitiremeyeceğim.Şu an gösterimde olan veya yakında izleyici ile buluşacak ve benim izlemeyi planladığım Türk filmlerinden Sıfır Dediğimde, Beyaz Melek ve özellikle Kabadayı filmleri hakkında fikirlerimi paylaşacağım. Sıfır Dediğimde bir üniversite öğrencisinin belli olaylar sonucunda Psikiyatrist bir uzmanın Hipnoz tedavisi ile yaşanacakları anlatıyormuş… Filmin türü Dram, Psikolojik, Gizem olunca yaşanacakları şimdiden az çok tahmin edebiliyorum…Gidince etkileneceğe benziyoruz…Filmin başarısını izledikten sonra etkilenip etkilenmediğimde belirleyeceğim…Beyaz Melek fragmanlarından takip ettiğim kadarıyla oyuncu kadrosunun kalitesi ile belli sayıda izleyiciyi kendine çekecek… Eğer filmde güzelse Türk filmlerinin son zamanlarda yaptığı güzel gişe rakamlarına ulaşacaktır… Kabadayı filmi Şener Şen, Kenan İmirzalıoğlu ve Rasim Öztekin gibi özel isimleri bir araya toplayarak şimdiden meraklılarını sabırsızlandırmaya başladı diye düşünüyorum… Türk sinemasının çok değerli ismi Şener Şen, dizilerdeki başarısını sinemada devam ettiren ve en son Son Osmanlı Yandım Ali filmindeki başarısıyla kendinden çokça söz ettiren Kenan İmirzalıoğlu ayrıca yine yıllarını tiyatroya vermiş bir isim olarak özellikle içinde bulunduğu projelerde son yıllarda iyice genç nüfusun tanıdığı ve beğendiği Rasim Öztekin… Bu film izlenmeye değecek gibi…Biz, 5.000 yıllık tarihinde zulüm olmayan, dünyanın en büyük imparatorluklarını kurmuş ve hâkimiyetini eski dünyanın bilinen her köşesinde yürütmüş bir milletiz ve bu imparatorlukların sonuncusu, varisi olduğumuz Osmanlı Devleti'dir.
Osmanlı Devleti Söğüt'te kurulduğu 1299 yıllarında. 400 atlıya sahip bir uç beyliğidi.1326'da Bursa'nın fethi sırasında Orhan Bey ordusunu 38.000 süvariyle kumanda ediyordu.Bu asker artışı sizce nereden geliyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Zira bu yerin ahalisi Türk değildi. O halde artış nereden geliyordu?Öyle anlaşılıyor ki, Bizans ucundaki bu beylik bütün Türk aleminin ortak ülküsünü temsil ediyor. Türklük âleminin fetret devrinde bile asla vazgeçmediği, İstanbul fethinin ve dünya hâkimiyetinin mümessili sayılıyordu.Milli şuur Horasan'dan İzmir'e kadar her yerdeki Türk'ü Ertuğrul sancağına çekiyor. Şeyhler, müftüler, müderrisler eli kılıç kabzasına yakışan her yiğit, gönlü fazilet aşkı ile dolu her mümin, kafası salim düşünceye açılmış her talebe Söğüt Beyliği'ne geliyordu. Küçük beylik az zamanda Türk aleminin otağı haline geldi.Sultan-Medresi-Sipahi muvazenesi ile ne anarşi, ne de despotluğa fırsat vermeyen bir devlet kuruldu. Başta hanedan olmak üzere bütün insanların devlete can borcu vardı ve bu borcu  hükümdarlar dahil tereddütsüz ödediler. Küçük devletin, fazileti büyük, müsamahası büyük, ideali büyüktü.Bu manevi azamet devletin topraklarını çok kısa zamanda kendi seviyesine getirdi.
Bu devir 1699'a kadar sürdü. Bu dörtyüz senenin macerası şöyle özetlenebilir: Her yaz 3 ay sefere çıkılır, 3 gün 3 saat kılıç çekilir. Bir ülke bir vilayet olarak devlete katılırdı.Her sonbahar batıya, kuzeye doğru bir koşu asırlarca devam etti. Bu koşu, talan, istismar koşusu asla değil müsamaha, adalet ve huzur tesisi içindi. Bu devrede Osmanlı hünkarı "Hakan-ı Berri ve Bahrin", "Sultan-ı iklim-i Rum", "Halife-yi Rü-yi Zemin" sıfatları ile yeryüzünde kendine muadil olacak otorite tanımadı.Karlofça antlaşması bu uzun koşuda tökezlenen bir nokta oldu. 1699 'dan sonraki bütün çabalar, bütün düşünceler, o noktayı geçmek, o engeli aşmak için aranan çareler, ileri sürülen fikirlerin kavgasıdır. Ne tedbirler düşünülmedi ki, Sünnet adına Kadızadeliler ortaya çıktı. Çakşır haram, kavuk haram, kaftan haram, bunlardan soyunursak her iş yoluna girer, dediler.Avrupacılar türedi: Pantolon giyer, pelerin takar, fes vurunursak mesele çözülür dediler. Ne Kadızadeliler İslam'ı anlamıştı, ne de Avrupacılar.Yirmibeş milyon kilometrekarelik vatanı birleşik tutmak için taklitten başka tedbir düşünen olmadı.İsyanlar, ihtilaller, sokak kavgaları oldu. Birbirimizi kırdık, sultanları kestik,kardeş kanları döktük nihayetinde kendi ordumuzu bile top ateşine tuttuk.Mısır gitti, Cezayir gitti. Bu yitirme devri 150 yılda bizi Sakarya sahiline kadar getirdi.Bugün aydın diye geçinen hainlerin kandırdığı gençlerin bir kısmı hangi sebeplerle sosyalizmi istiyorsa, dün en az onlar kadar samimi kimseler Liberalizmi istemişlerdi. Bugün demokrasinin yeter olduğunu sananlar gibi, dün Tazminat'ı yeter sayanlarda vardı. Velhasıl-ı kelam 300 senedir kandaki mikrobun deride açtığı açtığı yarayı tedavi  ile uğraşmaya devam ediyoruz.
Biz bir cihan devletinin kalıntısı üstünde cihan hakimlerinin evlatları olarak oturuyoruz. "Rüyama girdi her gece bir fatihane zan" diyen şair emin olun kendini söylediği kadar bizi de söylemiştir. Ne geri kalmış milletlerin birisi, ne de kurtuluş savaşı yapan kavimlerin birincisiyiz. İstiklalini son elli yılda bizden almış on dokuz ülkenin sahibiyiz.